Ali BULAÇ son olayları AKSİYON’a değerlendirdi

Aksiyon Dergisi 10 yıl önce “İslamî hareket devlete talip değil” kapağıyla çıktı; bu sözün sahibi de Ali Bulaç’tı. Dindarların yaşadığı değişimle alakalı olarak bu sözü söylemiş, siyasal İslamcıların ‘evrimine’ işaret etmişti. 28 Şubat sürecinde Bulaç’ın “yeni siyaset lazım” derken verdiği parti tarifi bugünkü AK Parti ile neredeyse birebir örtüşüyor. 10 yılda Türk siyasi hayatında büyük dönüşümler yaşandı ve başrolde Bulaç’ın işaret ettiği değişen üçüncü nesil yer aldı. Merkez sağın bütünüyle çöktüğü, merkez solun giderek marjinalleştiği bir dönemde yeni siyaset tarzıyla ortaya çıkan AK Parti ikinci kez iktidarda ve şimdi de bir kapatma davasıyla karşı karşıya.

-Bugünkü siyasi yapıyı konuşmak için ne kadar geriye gitmek gerekir?

1856-1924 arasındaki İslamcılığın Türkçülük, Osmanlıcılık ve Batıcılıktan ayrı bir özelliği var. Bu topraklara özgü bir harekettir. Modern hayata cevap vermek için ortaya çıkmış, hem modern hem de modernleştiricidir. En önemli özellikleri devleti kurtarmak istemeleri. Topraklarını kaybeden, kurumları köhneleşmiş, Batı karşısında sürekli savaş kaybeden Osmanlı zaaf içindedir. İslamcılığın bütün gayreti, çeşitli unsurları bir arada tutacak bir ideoloji geliştirmektir. Bu da Müslümanlıktır. İkinci Abdülhamid de onlara paralel politika izliyor.

-Her zaman değil ama…

Tabii onların Sultan Abdülhamid’e bir itirazları var; onlar daha özgürlükçü ve demokratik bir rejim istiyorlar. Bir istibdat yönetimi olduğunu düşünüyorlar ve ona muhalefet ediyorlar. Osmanlı’da ve Türkiye’de ilk günden başlamak üzere bugüne kadar İslamcılık daima özgürlükçü olmuştur. Cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmuştur. Kimisi hilafeti ve saltanatı destekliyordu; ama en azından halifenin merkezde olduğu monarşik bir demokrasi istiyorlardı.

-Abdülhamid ne istiyordu?

Onun amacı güç kazanarak Osmanlı’nın ömrünü uzatmak ve bu arada toplumu modernleştirip Batı’ya karşı mukavemet etmek. Birinci nesil İslamcılar dar-ül İslam’ı korumak istiyordu. Bir Müslüman topluluk var, yeni bir toplum kurmaya gerek yok, bu da Osmanlı’dır. Son ve önemli özellikleri ulema geleneğinden gelmeleriydi. Hem medrese okumuş; Kur’an, tefsir, hadis, kelam biliyorlar, Arapça ve Farsçaya hâkimler hem de modern dünyayı yakinen izliyorlar, Fransızca biliyorlar. Bunların önderlik profili ulema aydındır. 1924’te bunların nesli kesintiye uğruyor. Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla aslında entelektüel bakımdan çok güçlü olan bu akım tarih sahnesinden çekilmese bile bir uyku dönemine giriyor.

-Bu dönem ne kadar sürüyor?

1950’ye kadar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İslamcılığın İslamcı hareket olarak ortaya çıkmasının en önemli dış sebebi Pakistan’ın kurulmasıdır. İlk defa 1947’de İslamî ideolojiyle ulus devlet kuruldu. Pakistan’ın kuruluşu Müslümanlarda İslam devleti fikrini doğurmuştur. Bu, Mısır’daki İhvan-ı Müslim hareketini politize etti. O güne kadar Hasan El Benna’nın çizgisini takip eden İhvan, toplumsal ve ahlâkî bir hareketti. Fakat Seyyid Kutup’un hapisteyken Mevdudi’nin 4 terimini okuması, onun kafasında büyük bir değişim meydana getirdi ve İhvan politize oldu. Bunlar dışında diğer bir faktör de Türkiye’nin NATO’ya girmesiydi.

İHL’LERİ NATO İSTEDİ

-NATO nasıl etkiledi?

Türkiye’nin NATO’ya girmesi Türkiye’nin siyasi hayatında bir dönüm noktasıdır; çünkü Türkiye İkinci Dünya Savaşı boyunca el altından Almanları destekliyordu. Müttefikler galip gelince Stalin, Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istedi. Türkiye ya onun isteklerine boyun eğecekti ya da müttefiklerin yanında yer alacaktı. O zaman dediler ki, “Biz seni NATO’ya alacağız ama senin sistemin tepeden tırnağa İtalyan faşist sistemine göre kurulmuştur; çok partili hayata geç ve din eğitimini serbest bırak.”

-Din eğitimi şartı var mıydı gerçekten?

Tabii vardı. Bu çerçevede İHL’ler açıldı. Arapça ezan serbest bırakıldı. Sonra Amerikan Truman Doktrini çerçevesinde Marshall yardımları geldi. Türkiye bu yardımları yine ABD’nin direktifiyle tarımın modernleştirilmesi ve karayollarında kullandı. Bu da bir göç hareketinin başlamasına neden oldu.

-Size göre en önemli faktör göç mü?

Evet. 1950, 1970 ve 1990-94 arası üç büyük göç dalgası var. Bu göç dalgaları İslamcı akımların gelişmesine sebep oldu. Gelenler, ‘merkez’in şehre el koyduğunu, kentin parsellendiğini gördü. Kentler seküler merkez olarak tasarlanmış. Model kent Ankara’dır; mabetsiz şehir denirdi. Çarıklılar, kasketliler otogardan içeri alınmıyor.

-Böyle bir kural var mıydı?

İner inmez geri çeviriyorlardı.

MİLLÎ GÖRÜŞÜ ‘MERKEZ’E BORÇLUYUZ!

-Peki kimdir merkezdekiler?

Asker ve sivil bürokratlar, yargı, üniversite, devletin desteklediği büyük sermaye ve sanatçılar. Bunlar merkez sağ ve merkez sol partilerde toplanmışlar. Bu partiler de devletin öngörülerine göre siyaset yapıyorlar. Daha doğrusu siyaseti yine devlet yapıyor. Halen gündemdedir “devlet-i ebed müddet” ile “hikmet-i hükümet” arasındaki gerilim. İkincisi, kente gelenler siyaseti kimin yapacağı meselesiyle karşılaştılar. Bizim gibi göçmenler merkez sağa gidiyorlar, Demirel onlara diyor ki, “Siz apartmanın giriş katında temizlikçi olarak çalışabilirsiniz.” Merkez sola gidiyorlar, onları binadan bile içeri almıyorlar. Kendilerine yeni bir siyasi mecra aradılar ve Millî Görüş öyle çıktı ortaya.

-Sadece siyasi alanı kastetmiyorsunuz?

İslamî hareket 1950’lerden sonra üç ana hat üzerinde gelişti. Birisi kültürel Müslümanlık. 1961 Anayasası’nın getirdiği kısmî özgürlüklerden de istifade ederek özellikle Arap ve Hint yarım kıtasından çok sayıda yayın tercüme eden yayınevleri, dergiler, dernekler teşekkül etti. Sonra imam hatip okullarından öğrenciler yetişti, Yüksek İslam Enstitüsü’ne gitti, oradan mezun oldular, üniversitede okumaya başladılar. Bu hareket kendi aydınını ortaya çıkarmaya başladı. Fakat bu naif bir entelektüeldi; kendi mecrasında akıyor. Fikrî ve ideolojik inisiyatif solun elinde hâlâ.

CEMAATLER ‘CEZAYİR’ OLMAMIZI ENGELLEDİ

-Bu arada toplumsal alanda neler oldu?

İkinci mecra bu; sosyal Müslümanlık yani cemaatler. Nur cemaati, İskenderpaşa cemaati, Mahmut Efendi, Menzil vs. Bunlar da gelen göçmenleri toplumsallaştırıp şehre yerleştirdi. Eğer bu cemaatler olmasaydı Türkiye’de çok büyük çalkantılar, karışıklıklar olabilirdi. Cezayir gibi huruç hareketleri olabilirdi. Fakat cemaatler, dinî gruplar bunları şehre intibak ettirdiler.

-Siyasetle ilgilileri farklıydı değil mi?

Bunlar siyasetle doğrudan ilgilenmediler. Siyasetle ilişkileri pratik ve pragmatiktir. CHP hariç bütün merkez sağla, daha uçtaki partilerle bunu yapabiliyorlardı. Politik olan çizgi yani Millî Görüş 1969’da ortaya çıktı. 1973’te önemli bir başarı kazandı, iktidar ortağı oldu, koalisyon kurdu. Sonra gelişti, gelişti 1996’da birinci parti oldu.

-1997’de miadı doldu dediğiniz bu politik Müslümanlığın genel eğilimleri neydi?

Bunlar dışarıdan gelmişlerdir. Devletle ilişki kurmak istiyorlar, fakat devlet yani merkez onları dışlıyor. Dolayısıyla politik Müslümanlık kendine yeni bir devlet aradı. İlk İslamcılar, var olan devleti korumak istiyorlardı. İkinci nesil İslamcılar devlet kurmak istedi. İkinci nesil İslamcıların devleti ulus devletti. Ellerinde bu vardı ve onu taklit ettiler. Dediler ki buna sahip olursak iktidar sahibi olacağız; daha adil bir bölüşüm olacak, zenginleşeceğiz, haksızlıklar sona erecek, merkeze akacağız.

Etiketler: , , , ,

Yorum Yapın